Mevlana Hazretlerinin Sohbeti: 1. Meclis

Mevlana Hazretlerinin Sohbeti: 1. Meclis
Mevlana Hazretlerinin Sohbeti: 1. Meclis

Hamd, araç gereç olmaksızın âlemi yaratan ve her düşünce, söz, huy ve hâlden haberdar ve her türlü değişken sıfattan münezzeh olan Allah’adır. O (c.c), hüküm ve buyruğuna kimsenin karşı çıkamayacağı sultandır. Ulûhiyetini açık delille ortaya koymuştur. Akıl gözü, doğru düzgün baktığında O’nun birliğine tanıklık eder. O’nun gücü, tüm yaratılmışların güçlerine üstün gelir. İradesi bütün yaratılmışların iradelerinin üstünde olup yaratılmışların lehinde ya da aleyhinde olsa da O’nun (c.c) hükmü uygulanır. Birini destekleyerek çabasını başarıya ulaştırıp durumunu düzeltir ce celâlini görsün diye içindeki şüphe perdesini kaldırırken bir başkasını alçaltılıp şaşkınlık ve cehalete düşürür, onun vaktini heder edeip yaptıklarını boşa çıkarır ve sevgi, kerem ve erdemini ona haram eder.

O, Muhammed’i (s.a.v), selam üzerine olsun, her yanı kuşatan sancağı ve şanlı kılıcıyla insanları yok oluş ve helak bâdiresinden kurtarmak için peygamber olarak göndermiş, nübüvvetinin dolunay gibi toplumla çevrelenmiş güneşini doğurmuş ve kalplere şifa veren ve nur gibi ışıl ışıl olan kitabı O’nun (s.a.v) kalbine indirmiştir. “Ey insan, size Rabbiniz’den bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa gelmiştir (1).” Allah onu hak üzerine göndermiştir. Onlarsa batıl üzeridirler. Tümüyle kördürler; görmezler. Sağırdırlar; duymazlar. Dilsizdirler; konuşamazlar (2). Allah’ı bırakıp da bir şey yaratamayan ve kendileri yaratılmış olanlara mı kulluk ederler (3)? Yalanlayıcılar onu yalanlayarak bahtsızlığa düştüler. Doğrulayıcılarsa onu tasdik ederek bahtiyarlığa eriştiler. Allah’ın selamı ona, soyuna ve ashabına, özellikle de muttaki ve “sıddık” Ebu Bekir’e, pak ve “faruk” Ömer’e, “iki nur sahibi” (zi’n-nûreyn) arınmış Osman’a ve vefâkâr olan “murtaza” Ali’ye ve diğer Muhacir ve Ensâr’a olsun; bol bol selam olsun onlara.

Münâcât
Ey Sultan, ey Padişah!
İhtiras ateşlerimizi söndür rahmetinin suyuyla. Vahdet şarabını tattır müştakların canına. Göönüllerimizin içini ma’rifet nurları ve vahdet sırlarıyla ışıklandırıp aydınlat. Senin rahmetinin geniş ovasına açtığımız umut tuzaklarımızı mutluluk kuşları ve keramet avlarıyla şereflendirip onurlandır. İçleri yanan yolcuların seherdeki ahlarını kabul ve şefkat dileğiyle dinle. O ruhlar topluluğundan ayrılışa yanmaktan aşıkların yüreklerinden her solukta çıkıp feleğin ocağına yükselen dumanları vuslat miskiyle kokulandır. Bekçiler gibi aşk saltanatı damında davul çalan konuşmalarımıza ve söyleyip işittiklerimize “Ecirlerinin karşılığını hesapsız olarak verir (4)” hükmünü sürekli nasip buyur. Sözümüzü halimizin özü kıl. Halimizi sözün burçlarından aşır. Bizi her iki dünyanın aleyhimize olan yönlerinden koru. Düşmanların bizim hakkımızda istediklerini bizden uzak eyle. Dostların -bizim hakkımızda- istediklerinden ve zannettiklerinden bizi daha üstün ve daha iyi kıl; senin lütuf hazinen sonsuzdur, senin engin cömert denizin uçsuz bucaksızdır.

Vaaza o korkutucu müjdeleyici, benzersiz korkutucu, resullerin efendisi, göğün ve yerin ışığı Mustafa’nın, Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun, hadislerinden bir hadisle başlayalım. Peygamberlerin en fasih konuşanından, selamların en üstünü ve en yücesi, övgülerin en mükemmeli ona olsun, rivayet edilen en sahih haberler arasında onun şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ümmetimin kesada uğraması, ümmetimin fesada düştüğü zamandır. Ancak ümmetimin fesada düştüğünde sünnetime sarılan müstesna. Onun için yüz bin şehit ecri vardır.” Allah’ın Resulü doğru söylemiştir. İki alemin elçisi, insanlarla cinlerin (sakaleyn) önderi, “Ömrün hakkı için…” (5) özel hitabının ayrıcalığını taşıyan, “Sen olmasaydın (felekleri yaratmazdım)” şereflendirmesiyle şereflendirilen, “Ben Arap ve Acem’in en güzel fasihiyim” (diyen) fasih, “Adem’le kendisinden sonrakiler kıyamet gününde sancağımın altında toplanacaklar ve bunda bir övünç yoktur. Yoksulluk benim övüncümdür.” diyen önder, “Ümmetimin değerini yitirmesi, ümmetim fesada düştüğü zaman olur” buyurmaktadır. Yani benden sonra, ümmetimin İsa ve Musa ümmetine üstünlük sağladığı gibi ümmeti ümmetime üstünlük sağlayacak hiç bir nebi yoktur. Dinimin önceki dinleri geçersiz kıldığı gibi benim dinimi geçersiz kılıp değerden düşürecek hiç bir din yoktur.

Ey Allah’ın Resulü, dediler, senin ümmetin ne yüzden değerden düşecektir?

Buyurdu ki ümmetim fesada başlayınca edinmiş olduğu bu şeref (yok olur), “Takva elbisesi… İşte o daha hayırlıdır (6)” denildiği üzere giydikleri ve iki dünyada parlayan atlas takva hilati (parlaklığını yitirir). İsyankarlık dumanı yükselince o semavi atlas hilati ve o güzel Muhammedi ipek elbiseyi bozup isler içinde bırakır ve değersiz kılar.

Dediler, ey Allah’ın resulü, böyle islenerek revaçtan düşüp isyankarlık dumanı yüzünden değersiz ve kıymetsiz hale gelince “Allah, müminlerden canlarını satın almıştır (7)” müşterisi (onlarla) alışveriş yapmaz, onların işe yaramaz amellerini satın almaz ve “Çünkü ücretlerini tam öder (8)” pahasını biçmez onlara. Azıksız ve kesat içinde kalakalırlar da feryat ederler.

Şiir:
“Aldanış sarayında senin durumun
Nişabur’lu buz satıcısının durumu gibidir.
Temmuz’da buz parçasını önüne koymuş (bekler).
Kimse alıcı çıkmaz, o ise yoksuldur.
Buz sıcaktan erimeye başlar, adamsa yüreği dertli, iç geçirip durur.
Ağlayarak şöyle diyordu: Pek bir şeyimiz kalmadı, kimse satın almadı. (9)”

Dediler, varlığımızın buzu değerini yitirip isyankarlık güneşiyle erimeye başlayınca metaımızın yeniden değerlenmesi ve umut keselerimizin dolması için biz buz satıcılarının çaresi nedir? Cevap buyurdu: “Ancak ümmetimin fesadı zamanında sünnetime sarılan müstesnadır.”

Şiir:
“İçinde şaşkınlığa düşen kimsenin ipin ucuna yönelmesi iyidir.”

Dostlarım yanlış yola düşüp de günah dikenliğine adım attıklarında diken yarası izini bulmaları ve inadına dikenlikte koşmamalarıdır sünnetim. Nitekim “inat uğursuzdur”.

Şiir:
“Senin için gül bahçesinin kapılarını açtık.
Dikenlikte daha ne dolaşırsın a yalın ayak?”

“İşlerde inat edeni yedi değirmenin (feleğin) dönüşü un ufak eder.”

Diken yarasını dördüklerinde yanlış yola girdiklerini ve dikenliğe düştüklerini bilsinler ve öne arkaya bakıp işaretleri görsünler. Öyle ki ben, imdada yetişenin olmadığı bu belirsiz yolda yolcular o işaretleri arasınlar, bu çölde şaşkınlığa düşmesinler, tıpkı avcıların karda av izini arayıp av peşinde koştukları gibi adı sünnet olan ayak izimi yolda arasınlar diye işaret ve göstergeler yükselttim, bu çöle direkler diktim ve üst üste taşlar koydum. Böylece delalet ve şaşırmışlık karında benim yönlendiriş, başlangıç ve sonuç adımlarımın izlerini arasınlar. Adımlarımı izleyip isyankarlık dikenliğinden dizginleri çevirince kabul gülistanına düşer ve ebedi işaretin müdavimleri ve ebedi memleketin padişahları olan sevgililer ve şehitlerle dost olup kadeh arkadaşlığı ederler. Çünkü “Onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle bir aradadır” (10). Bu da bir şey mi hatta şehitlerin üstün olanları da üstünlük kazanırlar. Nitekim “ona yüz bin şehid ecri vardır.”

Ey Allah’ın Resulü! Niçin üstünlük kazanırlar? Çünkü onlar da amelde bulunurlar, bunlar da. Adalet terazisi ise asılıdır. Hangi adalet terazisi? “İnsan için çalıştığı dışında başka bir şey yoktur (11)” terazisi, “Senin ücretin çaban ve çektiğin sıkıntı ölçüsündedir” terazisi, “Kimin tartılan ameli ağır gelirse (12)” terazisi.

Sen, zerre kadar aklın varken, filan ırgat bahçede on gün bel belledi, falan ırgat beş gün, filanca bir gün, diye ücretlilerin ücretini hesaplayıp her birine çalıştığı ölçüde ücret veriyor ve yanlış yapmıyorsun. Öyleyse “Ben sizin bilmediğinizi bilirim (13)” -diye kendini vasfeden- alim, “Yerde ve gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden gizli kalmaz” -diye bildiren- bilgin, karanlık gecede kara taş üzerinde ince ayaklarıyla düşe kalka yürüyen kara karıncayı gören ilim sahibi Allah, o karıncanın o zifiri gecede hızlı mı, yavaş mı, yoksa orta hızda mı gittiğini, eve doğru mu yoksa buğday tanesine doğru mu gittiğini gören o yüce ve münezzeh mutlak görücü ve bilici Allah, kendi kullarının zahmet ve çabalarının ölçüsünü, hasret ve ah dolu asilerin gözyaşlarının sayısını, dergaha yönelmiş ariflerin yüreklerinden damlayan kanın damla sayısını, seher vakti tesbih eden zikir ehlinin nefeslerinin sayısını ve gece gündüz “doğruluk meclisi (14)” ne doğru ezgiler söyleyip raks ederek yürüyen mücâhede ülkesinin sahibi sâliklerin öncü adımlarının sayısını elbette bilir.

Şiir:
“Biz tenha gecede yolculuk eden gece yolcuları,
Kralların tacına küçümseyerek bakarız.”

Canlarıyla giderler onlar; atlı ve yaya değil, aşık ve vurgun, binitsiz ve azıksız, cüzün ve küllün sahibine tevekkül adımıyla giderler. Öyleyse herşeyi bilen Allah, “Önceden yaptıklarını ve bıraktıkları izleri yazarız (15)” demişken, o kulların tam ayar canlarını feda edişlerinin sayısını kadim bilgisinin defterine bir bir, zerre zerre ve inceden inceye sayıp yazmaması mümkün mü? Öncekilerin ve sonrakilerinin adımlarını, soluklarını ve pişmanlıklarını sayıp yazdığına göre isabet hedefini vuran adalet okuyla kılı bile ikiye ayıran o adil Allah’ın, benzeri işi yapan bir işçiye yüz, yüz bin verirken bir başka işçiye bir vermesi, böyle adalet sahibinin adaletine, böyle insaf sahibinin insafına yakışır mı? Ey gök ve yer ehlinin güçlüklerini çözen, ey “alemlere rahmet” olan Allah Resulü, bizim güçlüğümüzü çöz. Çünkü bugün gök ve yer ehlinin güçlüklerini çözen sensin.

Şiir:
“Hakikat eri için bu alemde bir işaret olsaydı,
Zihindeki bütün ilahi sırlara tercüman olurdu.
Ovadaki kuşlar için o aleme bir geçit olsaydı,
Her kuşun kanadıyla tüm güçlükler çözülürdü.
Aşk pazarına herkesin giriş izni yoktur.
Yoksa her taşın altında binlerce kervan olurdu.”

O ezeli fergahın tercümanı, o Arap ve Acem’in en fasihi, o ilim ve kerem madeni, o mehtersiz ve sancaksız padişahlar padişahı, alemlerin efendisi, varlıkların sultanı Allah Resulü, salat ve selam olsun, şöyle cevap buyurdu:

“Sadık dostlar, muvafık arkadaşlar! Bilin ki sel var gücüyle dağdan sökün ederek aşıkçasına, denize dönüp kavuşuyor, bunca elleriyle, ayaklarıyla -nitekim sular birbirlerinin elleri, ayakları ve binitidir- birbirlerinden güç alarak dağları ve çölleri sürüklüyor, Ceyhun’lar kendi asılları olan denize kavuşuyor ve her damla “Hoşnut olarak Rabbime dön (16)” diye haykırıyorsa, bunda şaşacak ne var? Asıl tuhaf, garip ve çetin olan, dağ ortasında ya da bir mağara ağzında veya amansız bir çölde yalnız kalmış elsiz ayaksız, ayaksız ve basamaksız, elsiz ve tutamaksız bir damlanın, kendi kaynağı olan denize arzu ve iştiyakla, selin yardım ve desteği olmaksızın yuvarlanması, çölü önüne katıp götürmesi ve zevk binitine binerek coşku adımlarıyla denize doğru koşmasıdır. Zavallı damla! Toprak senin düşmanın, rüzgar senin düşmanın, güneşin sıcağı senin düşmanın. Varmak istediğin denizse çok ırak. A elsiz ayaksız damla! Bunca düşman arasında denize nasıl varacaksın? Damla, hal diliyle der ki damlayım damla olmasına, güçsüzüm güçsüz olmasına da uçsuz bucaksız denizin inayetinin etkisiyle bir coşku ver ruhumda: “Onu insan üstlendi. Doğrusu o çok zalim ve cahildir (17)”. “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekinip korktular (18)” (buyurulduğu üzere) sellerin dayanıp kalma korkusuyla titrediği, bu amansız mücadele çölünün tehlikesi yüzünden göğün titreyip ürktüğü, dağların, Rabbimiz, biz bu emanete dayanamayız, diye yakarıp feryat ettiği ve yerin, ben o yolcuların ayaklarının tozuyum, ama canım buna dayanamaz, dediği bu çölde, bir damladan ibaret olan insanın canı hizmete hazır:

Sen bana yürek ver de gör yiğitliği
Tilkin olduğumu söyle de gör alanlığı (19)”

Güçsüzüm, çelimsizim, çaresizim ama “Ademoğlu’nu şerefli kıldık (20)” inayetinin etkileri can kulağına erişince artık ne güçsüzüm, ne çelimsizim, ne de çaresizim. Dünyaya çare sunan benim artık.

“Senin oklarınla doldurunca ok çantamı
Belinden kavrayıp çekerim Kaf dağını”

Bakışım kendime ve kendi gücüme dönük oldukça zayıf ve güçsüzüm; bütün zayıflardan daha zayıf. Çaresizim; bütün çaresizlerden daha çaresiz. Ama sen “Yüzler vardır ki o gün ışıl ışıl parlayacak, Rablerine bakacaklardır (21)” (buyruğun üzere) kendime bakmayıp senin inayet ve lütfuna bakayım diye benim bakışımı çevirdiğinde niçin zayıf olayım, niçin çaresiz olayım, niçin çare bulucu olmayayım, niçin insan olayım, niçin o nefese mensup olmayayım?”

“Ay yüzlü sevgilimin yüzü çıkagelince ben kimim ki ben olayım?
Ben ancak kemdimden sıyrıldığım zaman benim
Bende bir öz görürsen bil ki o öz odur
Orada bir gölge görürsen bil ki o gölge benim.
O benimle konuşurken Yusuf gibi “la” vaktidir.
Ben onunla konuşurken Musa gibi “len (terâni) (22)” vaktimdir.
Söz hem açık, hem gizlidir, ancak o,
Kendisi benimle konuşurken benim söz kesilmemi daha çok sever (23)”

Yine geldik Hz. Mustafa’nın (s.a.v) hadisinin anlamına, irdelenip açıklanmasına ve onun ruh ve özünün sırrına. Ne mutlu özü olana, canı olana. O öz olmalı ki özü kavrasın. O can olmalı ki candan tat alsın. A sevgili canım, ey talibim! Sen talep etmede bir kabuktan sıyrılınca anlam gelini de bir kabuktan sıyrılır. Sen ikinci kabuktan sıyrılınca o da ikinci kabuktan sıyrılıp şöyle der:

“Biricik olursan gönlümü seninle bir kılarım
Başkalarını sevip arzulamaktan gönlümü uzak tutarım”

Sen kabuktaki hevâ ve arzuların hükmüne yeniden girersen, o da örtüye bürünür. Dersin ki: “Ey anlam gelini, ey âlemin arzuladığı! Ey gaybî sûret, ey kusursuz yetkinlik! Yüzünü gösterip de neden tekrar gizledin?” O da cevap verir: “Sen hevâ ve arzuların örtüsüne büründün de ondan.”

“Sevgili öyle altüst ediciydi ki sorma
Hicranı öyle ateşli geldi ki sorma
Dedim, yapma. Dedi, yapma da yapmamayım.
Bu bir tek söz öyle hoşuma gitti ki sorma (24)”

Bir gün Süleyman, selam üzerine olsun, “Rüzgarı onun emrine verdik (25)” tahtına oturmuştu. Kuşlar, Hz. Süleyman’a (a.s) güneş vurmasın diye havada kanat kanada vererek kubbe oluşturmuşlardı. “Sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü de bir aylık mesafe (26)” (hükmünce) hem taht uçuyordu, hem havadaki kubbe uçuyordu. Ansızın Hz. Süleyman’ın (a.s) aklından o nimetin şükrüne yaraşmayan bir düşünce geçti. Hemeninde başındaki taç eğrildi. O düzelttikçe taç eğriliyordu. Ey taç, dedi, düzgün ol. Hz. Süleyman (a.s), “Rabbimiz biz kendimize zulmettik (27)” diyerek derhal secdeye kapandı. Başındaki taç, onun düzeltmesine gerek kalmadan hemen düzeldi. Süleyman, sınamak için eğriltikçe taç düzeliyordu. Azizim, tacın zevkindir senin; coşkun ve sıcaklığındır. Zevk senden gidip de sen soğuyunca tacın eğrilir.

“Halktan gelen zevkten beden varlığı doğar.
Hak’tan gelen zevkten, a canım, gönül doğar, can doğar. (28)”

Ey vaktin Süleyman’ı! Aklî ve ruhî peri yüzlüler senin buyruğun altındadır. Nefsânî ve şeytânî iblis yüzlüler, senin varlık tahtının önüne koşarlar.

“Cin ve peri ordusu saf bağlamış çevrende
Süleyman mülkü senin, yüzüğünü yitirme
Barışı savaştan ayır, çünkü güzel olmaz
Camcı atölyesi olursa çamaşırhane (29)”

Varlığının dükkanında senin kulluk, coşku ve zevk şişecin heva ve arzu çamışırcısıyla bir arada olursa, bu dükkanda şişeci on gün kulluk şişeleri yapmış olsa bile çamışırcı bir kaç vurur, dükkan sarsılır ve bütün şişeler birbirine girip kırılır: “Yoksa amelleriniz boşa gider de farkına varmazsınız (30)”. İşte ey kendi vaktinin Süleyman’ı, zevkin ve ihlas nurunun tacını ruhunun başında göremeyip de kendini soğumuş, kararmış ve hayallere tutsak olmuş görünce bağırırsın, “Nerdesin zevk? Hangi örtüye saklandın coşku?” diye. Giden zevk geri gelsin diye ne denli çabalasan da gelmez. Başındaki ihlas tacı sen düzelttikçe eğilir de seslenir sana: “Sen düzel ki ben de düzeleyim!” “Bir toplum özünde barındırdığını değiştirinceye dek Allah onlara verdiği nimeti değiştirmez çünkü (31)” Celal sahibi yaratıcı, yorulmaz ihsan sahibi, ezelin ezeli olan kadim ve çoktan da çok bahşeden yüceler yücesi Allah buyuruyor ki bağışlayıcı ve ihsan edici olup bağışlayıcıları ve ihsan edicileri yaratan ben, kullara bir nimet verdiğimde, onlar edimlerini ve yaşayışlarını değiştirmedikçe o nimeti asla değiştirmem.

Gelelim ilk hadisi tamamlamaya. “De ki Rabbimin sözleri için deniz mürekkep olsa ve bir o kadar da takviye getirsek bile Rabbimin sözleri bitmeden deniz tükenecektir (32).” (Hükmünce) sözümüzün sonu yok çünkü. “Akıllıya bir işaret yeter.” (Peygamber Efendimiz) buyuruyor ki “Ancak ümmetimin fesadı zamanında sünnetime sarılan müstesna.” Yani cananın denizinden uzak kalmış, su ve toprak aleminde can ve gönül coşkusuyla arasına perdeler girmiş o özlemli can damlası karaya düşmüş balık gibi çırpınır da öteki damlalar ona yar olmaz. Nitekim “İslam garip olarak başladı, gene garip olacaktır (33)” Kimi damlalar toprağa karışmış, kimi damlalar yapraklara tutunmuş, kimi damlalar karanlıklar vesvesinde kendilerini çarmıha germiş, kimi damlalarsa ağaçlara sütanneliği ederek köke yönelmiştir. Her can damlası bir şeyle meşgul olmuştur: Biri terziliğe, biri ayakkabıcılığa, bir ahilik sevdasına, biri çengi dinlemeye, biriyse kokuya renge dalıp denizi unutmuştur. “Önde olanlar öndedirler (34)” (hükmünce) o sellerin, yani o yüz bin damlanın bir araya gelerek birbirlerinden aldıkları güçle yol açıp ilerleyerek yaptığı işi, şimdi dostlarından ayrı kalmış şu tek bir damla (yapıyor), o sellerin yüz bin damlayla birlikte geçtikleri ovalarla vadileri, o aynı yolu, o geniş çölü tek başına arkadaşsız ve destekçisiz olarak, cebbar olan Rabbe tevekkül edip geçiyor. Çünkü “Çaba gösterilirse bir iş bin iş gibidir (35)”, “Sayılınca azdır, (fakat) saldırıya geçtiklerinde çoktur (36)”. Öyleyse bir tek damla, “ancak sünnetime sarılan müstesna” hükmünce yüz bin damlanın yaptığı işi yapmıştır. Bu damla değil, damla görünümlü seldir. Nitekim “Doğrusu İbrahim (başlı başına) bir ümmetti (37)” İbrahim, selam üzerine olsun, ümmetini ne diye sorarsın? Çünkü İbrahim tek başına ümmet ve milletti. Hem padişahtı, hem bir başına orduydu. Hem damlaydı, hem bir başına seldi. Bin olur ümmet, yüz bin olur. “Doğrusu İbrahim (başlı başına) bir ümmetti.” Bin, hatta yüz bindi, sayısız sayıdaydı.

Bilen adamın varlık gemisi şaşırtıcıdır.
Gören adamın kuyaya düşmesi şaşırtıcıdır.
Geminin denizde olması şaşırtıcı değildir.
Bir gemide bin deniz olması şaşırtıcıdır.

“Yusuf’umun esintisi ortaya çıkınca kör olan herkes görmeye başlar.
Ey gönül denizden niçin ayrıldın? Böyle bir denizden insan ayrılır mı?
Denizden karaya düşen balık bir an önce denize varmak için çırpınır.
Deniz aşkıyla gönül niçin altüst olup çılgına dönsün, derse biri,
Sen ona cevap ver: Damla deniz özlemiyle yerinde duramaz, pervasız olur.
Yine cevap ver ona: Zerre, güneş karşısında kendinden geçer, görünmez olur (38)”.

Azizim, denizden ayrı düşen ve denizi aklına getirmeyen can damlası, kimi zaman bir yaprağa tutunur, kimi zaman toprağa karışır. Bir edepsizlik etmiş olmalı ki ayaklarına altın, gümüş ve mücevherden pranga vurmuşlar. O, bu prangaya aşık olmuştur. Öyle ki gümüş ve altın aşkı yüzünden o prangayı pranga olarak görmez. Ona ögüt verme. Çünkü ayağındaki bağ, öğüt işlemeyecek kadar sıkıdır.

“Bu durağın malı mülkü, atlası,
Tez gidişli cana vurulmuş zincirdir.
Can, altın zinciri görüp aldanır da
Sahrada bir kuyuda kalakalır.
Görünüşü cennettir, içyüzüyse cehennem.
Zehir bir yılan, görünüşte gül yüzlü.
Bu gül yüzlüden sakının ey noksanlar.
Çünkü o, arkadaşlık anında cehenneme dönüşür (39)”.

Onun kavrayış ve anlayış gözeneklerini o renklerin, kokuların ve sözlerin aşkı öyle kaplamıştır ki artık iğne ucu kadar öğüt bile yol bulamaz. Üstelik o, öğüt vereni düşman edinir. Çünkü zenci her zaman düşmanıdır aynanın. Öğütçüler ve nasihatçiler aynadırlar ya da ayna taşırlar. Nefsin aşıkları, dünyanın talipleri, çirkin yüzlülerdi, zenci suratlılar olup “Bu dünyada artlarına lanet taktık. Onlar, kıyamet gününde de kötülenmişler arasındadırlar (40)” Fakat Zengibar ülkesinde zencinin çirkinliğini görmenin yolu var mı? Çünkü orada kadın erkek herkes zencidir ve birbirine benzer. Bırak, sonunda onu ecel binitine bindirip bu ülkeden çıkarıp güzel yüzlü Türklerin ve Rumların, yani meskenleri yedi gök olan “değerli ve güvenilir” nurâni Rumîler arasında rezilliklerini görürler de hayıflanırlar. Ama hiç yararı yoktur. İşte bu yüzden ister istemez aynaya ve ayna taşıyanlara düşmandırlar.

“Bir zenci yolda bir ayna buldu.
Bakınca aynada kendi yüzünü gördü.
Yayvan bir burun gördü, çirkin bir surat
Ateş gibi gözler, kömür gibi yüz.
Ayna onun kusurunu gizlemedi diye.
Onu hemen yere çalıp söylendi:
Böyle çirkinliğe sahip olan
Horlanarak yere atılır elbet.
Benim gibi işe yarar olsaydı
Bu yolda horlanmış kalır mıydı? (41)”

Fakat zenci olmadığı halde zenci renkli olan o siyahı, aslında Türk ve Rum ülkesinden olup çocukken Zengibar’a esir götürülmüş ve bir düşman onu yüzüne siyah boya sürmüştür. O aynaya bakınca hemen yüzündeki siyah lekeyi görür de hayret, der, böyle ne sürmüşler yüzüme? Bütün yüzüm niçin böyle beyaz değil? Böylece beyazlık siyahlıkla savaşa tutuşur: “Kıyamet gününe yemin ederim. Kendini kınayan nefse yemin ederim (42).” Ya da o zenciler arasına düşünce onlar, sen beyazsın, biz siyahız, diyerek onu dışlarlar. O da yalnız ve kimsesiz kalır da onlarla bir arada olmak ve onlar tarafından dışlanmamak için zorunlu olarak yüzünü siyaha boyar. Böylece zenci kızları ondan ürkmez. Nitekim “Eşleriniz ve çocuklarınızdan kimileri size düşmandır (43)” Bu zenci kızları, bu fani alemin dilberleri, güzelleri, tatları ve içecekleri olup sizin ay gibi yüzünüze düşmandırlar. Sizse onlar için yüzünüzü siyaha boyuyorsunuz. Aman kendinize gelin, bu siyah boyayı yüzünüzden temizleyin. Sakın bu siyahlık yüzünüzde uzun süre kalmasın da asıl rengi bozup kendi rengine çevirmesin. Yüzünüzdeki beyaz ve al rengin görkemi o siyahlık altında zamanla sönüp gitmesin, geçici siyah renk asli renk olup çıkmasın. Hemen uzaklaşmanın yollarını arayın ve yüzünüzü onların berbat siyahından yıkayıp arındırın. Çünkü “adet eskiyince tabiat olur”.

Yüzünüzde beyazlığın yadigarı olan beyaz nokta kalmayınca can yüzünüzü siyahlık kaplar. Çünkü “(kim bir kötülük eder) de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa, işte onlar cehennemliktirler. Onlar orada sürekli kalacaklardır (44)”. Ondan sonra da kara yüzlülükten asla kurtulamaz: “Nice yüzlerin ağardığı ve nice yüzlerin karardığı gün…(45)” Yüzdeki karalıkta kalpteki karalık kimilerinde gelip geçici ve kimilerinde asli olduğundan, yarın herkes kıyametin tertemiz sular akan ırmağına daldığında ve uykudaki kişinin yataktan kalkınca “Yüzlerinizi yıkayın (46)” hükmünce yüzünü yıkaması gibi herkes ölüm uykusundan uykulu halde kalkıp yüzünü yıkaması gibi herkes ölüm uykusundan uykulu halde kalkıp yüzünü yıkadığında, tüm yüzler yıkandığında, o kutlu su, Türk ve Rum olanların yüzlerindeki siyahlığı alıp götürür. Asılları zenci olanlarsa ne kadar yıkarlarsa yıkasınlar yüzleri daha siyah olacaktır. “Nice yüzlerin ağardığı ve nice yüzlerin karardığı gün (47)” ırmaktan başlarını çıkardıklarında iki kesim de kendi durumunu açıkça görecektir.

Azizim, buğday gösterip arpa satan ve kara yüzlü koca karısını beyaza bürüyerek genç gösteren bu fani ve hilekar gaddar dünyanın bu siyahlığı ve kara işleri, onun bu çirkin rengi sende tabiat olup çıkmasın sakın. Sakın ilahi aynaya düşman olmayasın, yarasa niteliği ve gün ışığı düşmanlığı yerleşmesin sana. Gün ışığına düşman olmayasın sakın.

“Gün pek aydınlıktır, ama gün ışığına kapalıdır hepsi.
Çünkü hepsi kapatmıştır penceresini.
Çirkin huyları yüzünden güzel huy ve düşünceye düşmandırlar.
Gözleri hasta olduğundan aydınlık güneşe düşmandırlar (48).”

“Bir sıpa şöyle demiş anasına:
Biz su içerken ıslık çalıyorlar.
Peki ne demiş anası? Demiş, git, boş konuşma.
Sen kendi işine bak, onlar boşuna uğraşıyor (49)”.

Türk çocuğu babasına der ki yüzündeki karayı yıka diye diye beni çaresiz kıldın. Yüzün kara olması kötüyse şu zenciler neden sevinç içindeler? Biz yüzümüze ilaçlar sürdükçe bize niçin gülerler, niçin bizimle alay edip bizi kınarlar? Babası der ki sen kendi işine bak ve ay gibi güzel yüzünü ebed ve ezel padişahı için süsle. Çünkü “Allah güzeldir, güzelliği sever (50).” Aslında onlar kendi çirkin yüzlerine gülüyorlar. Nitekim “Günahkarlar, iman edenlere gülen kimselerdi (51).” Hepimiz Kur’an okuyucularının en üstünü olan Filânuddin’e eşlik ederek “Rahman”ın adını candan söyleyelim! Rahman ve rahim Allah’ın adıyla!,

“Gönül senin kemalinden bir iz bulunca
Can, canı içinde senin aşkını buldu.
Can senin dergahını aradı da
“Lamekan” aleminin kalbinde buldu
Senin diyarında alçalan can
Senin kokunla ölümsüz canı buldu
Aşıklarının feryat ve haykırışı
Varlık ve mekanda bulunamaz
Ruhumuz senin derdinle inledi de
Derman senden, uçsuz bucaksız dert buldu
(Derman) senin derdini bulunca, her derdin altında
Tüm dünyanın gizli dermanını buldu
Ruhumuzun aradığı her şeyi
Sana bakınca hep onları buldu (52)”

Bu adın tadına varanın çabası karşısında arşın zirvesinden yerin dibine dek her şey bir sinek kanadı kadar bile değildir. Bu adın güzelliğiyle avlanan kimseyi hiçbir ses ve ün, hiç bir renk ve koku avlayamaz. Bu adın kutluluk güneşinin vurduğu kulübeye hizmet etmek üzere alem krallarının saraylarının burç ve kulelerini gönderirler. Bu ada kölelik halkasını kulağına takan, dünyayı ve ukbayı unutur. Bu adın tertemiz pınarından suya kananın gözünde alemin bayındırlıkları yıkılır gider. Kutluluk güneşinin ikbal burcundan yükseldiği gün eski dost ansızın çıkagelir. “Gönlünü Allah’ın İslam üzere açtığı kimse… (53)”, yani topraktan alıp seçtiğim, cehalet ve bencillik elinden satın alıp kurtardığım, beğendiğim ve beğenilesi nitelikler verdiğim ve kendisini hizmete ve ibadet adabının inceliklerine layık kıldığım, seçtiğim, seçkin kıldığım, yüreğine vefa ve safa ile yoğurduğum, gönlünü açarak yumuşattığım mümin…



1. Yunus Sûresi (10), 57. âyet.
2. Bakara Sûresi (2), 171. ayetten kısmî alıntı.
3. A’raf Sûresi (7), 191. ayet; Nahl Sûresi (16), 20. ayet ve Furkan Sûresi (25), 3. ayetten kısmî alıntı.
4. Fâtır Sûresi (35), 30. âyet.
5. Hicr Sûresi (15), 72. âyet.
6. A’raf Sûresi (7), 26. âyet.
7. Tevbe Sûresi (9), 111. âyet.
8. Fâtır Sûresi (35), 30. âyet.
9. Senâî, Hadikatu’l-Hakika, Hazreti Muhammed Rûşen, İntişârât-i Nigâh, Tahran 1377, sayfa 303, 13. beyit.
10. Nisâ Sûresi (4), 69. âyet.
11. Necm Sûresi (53), 39. âyet.
12. Kâria Sûresi (101), 6. âyet.
13. Bakara Sûresi (2), 30. âyet.
14. Kâmer Sûresi (54), 5. âyet.
15. Yâsin Sûresi (36), 12. âyet.
16. Fecir Sûresi (89), 28. âyet.
17. Ahzâb Sûresi (33), 72. âyet.
18. Ahzâb Sûresi (33), 72. âyet.
19. Senâî, Hadîkatu’l-Hakîka, s. 97, beyit 11.
20. İsrâ Sûresi (17), 70. âyet.
21. Kıyâmet Sûresi (75), 22-23.
22. Mûsa (a.s) belirlediğimiz vakitte gelip de Rabbi onunla konuşunca, ‘Rabbim, bana (kendini) göster, seni göreyim’ dedi. (Rabbi), ‘sen beni göremezsin’ buyurdu. “Araf (7), 143.
23. Senâî, Divan, Haz. Perviz Babâyî, İntişârât-i Nigâh, Tahran, 1375, s. 439.
24. Mevlânâ, Külliyat-î Divân-ı Şems, İntişârât-i Behzâd, 2. bs, Tahran 1379, Rubai: 983, c.2, s. 1309.
25. Sâd Sûresi (38), 36. âyet.
26. Sebe Sûresi (34), 12. âyet.
27. A’raf Sûresi (7), 23. âyet.
28. Mevlânâ, Külliyât-î Divân-î Şems, Gazel: 1868, c. 1, s. 656.
29. Senâî, Divân, s. 315, Behramşah’a övgü.
30. Hucurât Sûresi (49), 2. âyet.
31. Enfâl Sûresi (8), 53. âyet.
32. Kehf (18), 109. âyet.
33. Hadis-i Şerif, Müslim, İman, 232; Tirmizî, İman, 13.
34. Vâkıa Sûresi (56), 10. âyet.
35-36. Arapça bir mısra.
37. Nahl Sûresi (16), 120. âyet.
38. Feriduddin Attâr, Divan, Hazreti Said Nefîsî, Kitabhâne-i Senâi, Tahran, 1339, Gazel: 313, s. 275.
39. Mevlâna, Mesnevî, 6. defter, beyit: 243 vd.
40. Kasas Sûresi (28), 42. ayet.
41. Senâî, Hadîkatu’l-Hakîka, s. 203, beyit 21 vd.
42. Kıyâmet Sûresi (75), 1-2. âyet.
43. Tegâbun Sûresi (64), 14. âyet.
44. Bakara Sûresi (2), 81. âyet.
45. Âl-i İmran Sûresi (3), 106. âyet.
46. Mâide Sûresi (5), 6. âyet.
47. Âl-i İmrân Sûresi (3), 106. âyet.
48. Senâî, Dîvan, “Düşmanların ve Cahillerin Yergisi Hakkında Kaside”, s. 116.
49. Senâî, Divan, aynı kasidenin son beyti. s. 117.
50. Müslim, iman, 147.
51. Mutaffifin Sûresi (83), 29. âyet.
52. Attâr, Divan, gazel: 125, s. 167.
53. Zümer Sûresi (39), 22. âyet.


Mevlana Hazretlerinin Sohbeti: 1. Meclis

Bir Cevap Yazın