Şeb-i Arus

Şeb-i Arus
Şeb-i Arus, Mevlâna’nın Hayatı

Hazreti Mevlana, ölüm gecesini “şeb-i arus” (düğün gecesi), yani dünya gurbetinden kurtuluş, vuslata eriş olarak ifade eder.

Sonunda Mevlânâ için gerçek yurda dönüş zamanı gelmiştir. Bir gün Mevlânâ’nın hastalandığı duyulur ve Konya halkı onu ziyarete koşar. Uygulanan tedaviler yarar sağlamaz. Artık sevgiliye kavuşma anıdır. Mevlânâ’nın kendi deyişiyle artık düğün gecesi (şeb-i urs/şeb-i arus) gelip çatar ve o, 5 Cumâdessânî 672 (17 Aralık 1273)’de baki aleme göç eder.

Ölümün, ruhun hürriyete kavuşup hakiki bir ölümsüzlük ve ikbale gidiş olduğunu, şu mısraları ile ne güzel ifade eder:

Öldüğüm gün, tabutumu götürürlerken, bende bu dünya derdi var sanma!

“Benim için ağlama, yazık, «vah, vah!» deme! Beni toprağa verdiklerinde de «veda, veda!» (ayrılık, ayrılık) deme!”

“Mezar bir perdedir ki, onun arkasında cennetin huzuru vardır.”

“Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret! Güneş’le Ay’a gurubdan hiç ziyan gelir mi?”

“Yere hangi tohum ekildi de bitmedi? Endişelenme! İnsan tohumu bitmeyecek diye telaşlanma!”

“Toprağa konulduğumu zannetme! Ayağımın altında yedi gök vardır.”

Böyle buyuran Hazret-i Mevlana’nın ruhu, hiç şüphesiz yedi kat gökleri aşarak Rabb’inde fani olmuştur.

Hazreti Mevlana, diğer bir gazelinde de şöyle der:

Ey can! Sende bu toprak perdesi ile örtülmüş gizli bir hayat vardır… Burada, gayb aleminde gizlenmiş yüzlerce Yusuf gibi güzeller mevcut…

“Bu ten sureti, yani ceset, toprağa kurban verilince, o can sureti kalır…”

“O ten sureti fani, can sureti ise bakidir…”

“Bil ki ölüm, ruhun bir başka aleme doğması hadisesinin sancısıdır. Yani bu fani alem için adı ölümdür, ama baki ve ebedi olan alem için adı doğumdur!..”

“Hem değil mi ki, canı Allah (c.c) almaktadır; bil ki ölüm, has kullar için şeker gibi tatlıdır.”

“Keza ölüm, ateş bile olsa, Allah’a halil olana güllük gülistanlıktır; ab-ı hayattır.”

“Ölümü korkutucu kılan, onu zorlaştıran, şu ten kafesidir. Teni bir sedef gibi kırdığın zaman, ölümün bir inciye benzediğini sen de göreceksin!..”

Allah dostlarının en önemli özelliklerinden birisi de, ilahi aşkla kavrulmalarıdır. Hazreti Mevlana, ruhunda yanan aşk ateşinin ölümle bile sönmeyeceğini, diğer bir beytinde şu şekilde ifade eder:

Vefatımdan sonra benim kabrimi aç ve içimin ateşi sebebiyle kefenimden nasıl duman yükseldiğini gör!

Bu sözlerin faş ettiği aşk hali içinde Hazreti Mevlana, ömrü boyunca hep bu şekilde yanan gerçek aşıkları aramıştır. Buyurur ki:

Bana öyle bir aşık gerek ki, içindeki alevden kıyametler kopmalı, gönlünün hararetiyle ateşleri bile kül etmeli! Gökler, onun güneşleri solduran nuruna bakıp da «Maşaallah, Maşaallah» demeli!

Hazreti Mevlana buyurur:

Ölürken gülmeyen kimseyi muma benzetme! Aşk yolunda ancak mum gibi eriyenler, amber gibi kokular neşrederler.

Mevlana Hazretleri, böylece can dudakları ile gülemseyerek bu alemden lahûti aleme göç etmiş, ömür boyu hasreti ile yandığı düğün gecesine, ‘şeb-i arûs’a kavuşmuştur.

Ardından cemaati, çağlayanlar gibi gözyaşı dökerken o vuslat yolcusunun tabutu da bir dudak olmuştu. Kendi renginde kavrulan bir gül gibi tebessüm dağıtıyordu.

Sultan Veled, İbtida-name‘sinde babasının cenaze alayını şu şekilde anlatır:

“Hicretin 672. (miladi 1273) senesinde Ulu Sultan göç etti. Gözler yaşla doldu. Gönüller matem içinde inledi. Gayr-i müslim köyleri bile hüzne boğulmuştu. Her temiz insan ona sadık, her millet ona aşıktı.

Halk:

«O, Hazreti Peygamber’in (s.a.v) nuru ve sırrıdır. Faziletlerin sonsuz denizidir…» demekteydi.

O gün, kimse yanıp yakılmadan sükunet bulmadı. Bütün halk büyük bir elem içinde:

«O, bir hazine idi. Toprak altında gizlendi.» dediler.”

Eflaki‘nin anlattığına göre, Mevlana Hazretleri’nin tabutu, halkın izdihamından dolayı altı kere yenilendi. Ve cenazesi, öğle namazında kalkmış olmasına rağmen, ancak ikindi namazından sonra makberine varabildi.

Tabib Ekmelüddîn halka:

— “Edebe riayet ediniz! Teşyi vazifenizi sükunet içinde saygı ile yapınız! Bu, hakiki şeyhlerin sultanı Mevlana idi; göç etti..” diyordu.

Vasiyeti gereği Şeyh Sadreddin-i Konevî, cenaze namazını kıldırmak için tabutun önüne geçince, teessüründen hıçkırmaya başladı. Bayılacak gibi oldu. Kollarına girip kendisini geriye çektiler. Onun yerine Kadı Siracüddin geçerek namazı kıldırdı.

Hazreti Mevlâna‘nın ölümünden sonra oğlu Sultan Veled, babasının öğretileri doğrultusunda Mevlevilik tarikatını kurmuş, kısa zamanda geniş bir coğrafi alana yayılan Mevlevilik başta Türkiye olmak üzere Balkanlar, Suriye, İran, Afganistan, Pakistan ve Hindistan gibi ülkelerde taraftar bulmuş ve bugüne dek varlığını sürdürmüştür.

Şeb-i Arus

Mevlâna’nın Hayatı

Bir Cevap Yazın